İKLİM KANUNU TEKLİFİ
TBMM Çevre Komisyonu'nda
görüşülen İklim Kanunu Teklifi, kabul edildi.
Meclis Genel Kurulunun gündemine
gelecek olan İklim Kanunu, Türkiye’nin “Paris İklim Anlaşması” kapsamında
verdiği taahhütleri yerine getirmek için hazırlanmış görünüyor. En dikkat
çekici yönleri de Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) ve karbon piyasası gibi
mekanizmalar içermesi. Bu sistemler, şirketlere belirli bir karbon salım limiti
koyup fazla salım yapanlara ek maliyet yükleyecektir. Görünüşte çevreci bir
politika gibi sunulsa da aslında düzenlemenin yeni bir mağduriyet alanı
oluşturacağı yönünde ciddi endişeler söz konusudur.
Karbon piyasası, küresel
elitlerin doğal hayat üzerindeki tahakkümünü artırma projesine dönüşmemelidir.
Sanayi tesislerinin karbon salımı üzerine kurulmaya çalışılan bu sistemin,
ilerleyen süreçte karbon ayak izi bahanesiyle bireysel özgürlükleri kısıtlama,
hatta gıda tüketimi ve hayvancılığı kontrol altına alma aşamasına geleceği
şeklindeki yorumlar ciddiyetle değerlendirilmelidir. Bugün “yeşil ekonomi” diye
tanımlanan bu uygulamaların, ilerleyen dönemde karbon vergisi ve kişisel karbon
kotası gibi bireyleri doğrudan hedef alan politikalara dönüşme tehlikesi göz
ardı edilmemelidir.
Sahip oldukları nükleer bombaları
ile gezegeni topyekûn yok edebilecek potansiyele sahip olan Batılı
kapitalistlerin samimiyetsiz çevrecilik güzellemelerine inanmıyoruz ve şüpheyle
yaklaşıyoruz. ABD, Paris İklim Anlaşması’ndan geri çekildiğini açıkladı. Oysaki
dünyayı en çok kirletenler onlar!
Bu noktada asıl soru şu
olmalıdır: Gerçekten çevreyi korumak mı amaçlanıyor, yoksa büyük sermaye
gruplarının dünyayı tamamen esir alacağı yeni bir düzen mi kuruluyor? Eğer dert
çevre olsaydı, kapitalizmin sınırsız tüketim hırsı sorgulanırdı. Ancak görünen
o ki, esas hedef daha fazla kontrol ve yeni bir ekonomik tahakküm oluşturma
yoluna gitmektir.
Küresel sermaye elitlerinin
dayattığı sömürü düzenine karşı toplumlar uyanık olmalı ve bağımsız politikalar
geliştirilmelidir.
STAJ VE ÇIRAKLIK MAĞDURLARI
2023 yılında yapılan yasal düzenleme ile 8 Eylül 1999
öncesi sigortalı olanların, emeklilikte yaş haddi kaldırılmış ancak kademeli
gün şartı korunmuştur.
Emeklilik sürelerinin uzatılması ile vatandaşlarımız
mezarda emeklilik ile karşı karşıya kalmıştır.
Mezarda emekliliğe karşı çıkan bir kesim de staj ve
çıraklık sigortası mağdurlarıdır.
3308 Sayılı Meslek Kanunu'na göre işletmelerde stajyer ve çırak olarak çalıştıkları süre içinde,
sağlık ve iş kazası primleri yatırıldığı halde, emeklilik primlerinin
yatırılmaması sonucu EYT düzenlemesinden yararlanamayan staj ve çıraklık
sigortası mağdurlarının staj ve çıraklık süresi emeklilikte hesaba
katılmalıdır.
Çocukken 3 yıl
boyunca kalfalık belgesi alıncaya kadar SGK primleri ödenmeden çalıştırılan
işçiler, işe başladıkları ilk günün SGK başlangıç günü sayılmasını istiyorlar.
Haftada 5 gün
çalışan, 1 gün okula giden çocuk işçilerin çalışma günlerinin sigortadan
sayılmaması büyük bir eksikliktir.
Bu
vatandaşlarımızın taleplerine uygun bir şekilde sigorta başlangıç tarihleri işe
başladıkları günden başlatılmalı, staj ve çıraklıkta geçen süreler emeklilik
işlemlerinde dikkate alınmalı ve kendilerine bu süreler için borçlanma hakkı
verilmelidir.
ZORUNLU EĞİTİM
SİSTEMİNİN TEMEL SORUNLARI
Toplumların gelişimi adına önemli
bir adım olarak görülen zorunlu eğitim uygulaması, ne yazık ki beraberinde bazı
ciddi sorunları da getirmiştir. Bugün gelinen noktada, zorunlu eğitimin yapısal
sıkıntıları göz ardı edilemeyecek boyuta ulaşmıştır.
Öncelikle, zorunlu eğitim sistemi
bireysel özgürlükleri kısıtlayan bir yapıya sahiptir. Öğrenciler ve veliler,
eğitim sürecinde kendi tercihlerine uygun alternatif yolları seçme hakkından
büyük ölçüde mahrum bırakılmaktadır. Bu durum, farklı yeteneklere ve ilgi
alanlarına sahip bireylerin aynı kalıba sokulmasına neden olmakta, alternatif
eğitim modellerinin gelişimini de engellemektedir.
Öte yandan, zorunlu eğitimin
standart ve tek tip bir müfredata dayalı olması, mesleki eğitimin geri plana
itilmesine yol açmıştır. Akademik başarı odaklı bu yaklaşım, gençlerimizin iş
gücü piyasasına uygun beceriler edinmesini zorlaştırmakta ve ara eleman
ihtiyacını karşılamada yetersiz kalmaktadır. Diğer taraftan herhangi bir meslek
sahibi olmayan vasıfsız gençlerimizin iş bulması zorlaşmaktadır.
Ayrıca, istemediği halde okula
gitmek zorunda kalan öğrencilerin derslere ilgisizliği, disiplinsizlik ve okul
ortamında artan şiddet vakalarını da beraberinde getirmektedir. Zorunluluk,
eğitim ortamlarında verimi düşürmekte ve öğrenci-öğretmen ilişkilerini
zedelemektedir.
Bugün
ülkemizde üniversite sınavına giren öğrenci sayısı 3 milyonu aşmış durumdadır.
Oysa özellikle lise eğitimi zorunluluk kapsamından çıkarılsa hem üniversite
kapılarında yaşanan yığılmanın önüne geçilecek hem de üniversite mezunu işsizler
ordusuna yenilerinin eklenmesi engellenecektir.
Bu bağlamda eğitim sistemi daha
özgür, esnek ve bireysel yetenekleri öne çıkaran bir yapıya kavuşturulmalıdır.
SURİYE ULUSAL DİYALOG KONFERANSI VE TERÖR REJİMİNİN SURİYE İŞGALİ
Suriye’de düzenlenen Ulusal
Diyalog Konferansı’nın sonuç bildirgesinde; işgal rejiminin Suriye'deki
işgalinin sona erdirilmesi çağrısı ve anayasa sürecinin hızlandırılmasına
yönelik mesajlar, Suriye’nin yeni dönemi için önem arz etmektedir.
Suriye'de yaşanan gelişmeleri fırsata
çevirmek isteyen terör rejiminin sözde başbakanı Netanyahu; "yeni rejim
güçlerinin Şam'ın güneyindeki bölgeye girmesine izin vermeyeceğiz"
açıklamasında bulundu. 14 yıllık iç savaştan yeni kurtulan, ekonomisi ciddi
anlamda zarar gören ve askeri kapasitesi işgalcilerce yok edilen Suriye,
işgalcilerin oluşturmuş olduğu tehdide karşı tek başına mücadele edebilecek
durumda değildir. Suriye’nin siyasi ve ekonomik olarak yeniden kalkınabilmesi
için güvenlik tehditlerinin bertaraf edilmesi gerekir.
Başta Türkiye olmak üzere bölge
ülkeleri, Suriye’nin geçiş sürecinden faydalanmak isteyen terör rejiminin işgal
tehditlerine karşı Suriye yönetimine askeri destek vermeli, terör rejiminin
işgali durdurulmalıdır.
Suriye yönetimi ise istikrarın
bir an önce sağlanması için emperyalistlerin planlarına karşı etnik, mezhebi
ayrım gözetmeksizin her kesimin dâhil olduğu ve birlik içerisinde hareket
edilen yeni siyasi süreci hızlandırmalıdır. Siyasi ve ekonomik inşanın
tamamlanması, halkın refah seviyesinin yükseltilmesi ve Suriye'nin bölgesel
kalkınmaya katkı sağlayacak güçlü bir devlet yapısına kavuşması
hedeflenmelidir.
GAZZE VE İSLAM DÜNYASININ SORUMLULUĞU
Siyonist terör rejimi, ateşkes ve
esir takası anlaşmasının ikinci aşamasına geçilmesinin önünü tıkamakta ve
ateşkes anlaşmasını sürekli olarak ihlal etmektedir. Bu bağlamda soykırımcı
siyonist rejim, bir kez daha Gazze’ye insani yardım girişlerini tamamen
durdurdu.
Terör rejiminin amacı siyonist
esirlerin tamamının alınmasını sağlamak ve ardından saldırılara geri dönmektir.
Siyonist yetkililerce orduya yapılan ‘’savaşa hazır olun’’ açıklamaları bunun
göstergesidir. ABD Başkanı Donald Trump da son yayınladığı Gazze videosunda,
Gazze’de Filistinlileri yok etmeye yönelik her adıma destek vereceğini açıkça
ilan etmiştir. Buna karşın İslam dünyası Filistin halkını savunma konusunda
sınıfta kalmış, siyonist terör rejiminin Gazze, Batı Şeria, Lübnan ve Suriye’de
gerçekleştirdiği işgal ve katliamları izlemekle yetinmektedir.
Son olarak işgal rejiminin sözde
muhalefet lideri Lapid’in Gazze’nin yönetiminin 15 yıl boyunca Mısır’a
verilmesi ve karşılığında Mısır’ın borçlarının ödenmesine yönelik teklifi,
küresel sistemdeki siyasi ve ekonomik şantajın boyutunu gözler önüne
sermektedir. Bu şantajlara direnmenin yolu birlikte hareket etmekten
geçmektedir. Filistin’i terör rejimi ve müttefiklerine teslim edecek bir taviz
tüm bölgenin sonunu getirecektir. İslam dünyası, üzerine serpilmiş ölü
toprağını atmalı, Filistin, Suriye ve Lübnan’ın işgaline karşı askeri
tedbirleri bir an önce almalıdır. Mısır ve Ürdün gibi ekonomik şantajlarla
boyunduruk altına alınmak istenen ülkelere gerekli ekonomik ve siyasi destek
sunulmalı, ABD ve Siyonist rejimin planlarına boyun eğmeleri önlenmelidir.
HÜDA PAR GENEL MERKEZİ
